Sinema araştırmacısı Deniz Yavuz: Sinemacılar pandemi sürecini en sert yaşayan meslek gruplarından biri oldu

Sinema araştırmacısı Deniz Yavuz: Sinemacılar pandemi sürecini en sert yaşayan meslek gruplarından biri oldu

T24 LogoT24 Logo
Söyleşi

En başından beri salt algının ve yaklaşımın şöyle olması çok daha iyi olabilirdi: “Endişe kalkana dek, normalleşmeye geçene dek sert önlemler eşliğinde kira ve benzer giderleri desteklenerek sinema işletmeleri açık kalabilir.” Sokağa çıkmak kısıtlanıyorsa zaten sinemaya da gidilemez, bu kısıtlama kalkıyorsa kapasitesince ve önlemler eşliğinde sinemada film izlemenin riski yok denecek kadar azdır

02 Temmuz 2021 00:00



İrem Demir*

Dünyayı kasıp kavuran, sektörleri alt üst eden salgın Türkiye’de de birçok alanda onarılması zor izler bıraktı. Her yıl 50 milyon bilet satış bandını aşmaya başlayan Türkiye sinemalarında da doğal olarak büyük bir endişe yaşanıyor. Bugün yeniden açılan sinema işletmelerinde ve sinema piyasasının genelinde olumlu bir hava hakim. Kısa sürede eski günlere dönüşün zor olacağını düşündüğümüz sinema piyasasını, sinema araştırmacısı, Antrakt’ın genel yönetmeni ve Comscore Movies’in Türkiye temsilcisi Deniz Yavuz ile enine boyuna konuştuk.


– Pandemide bir yılı geride bıraktık. Türkiye’de sinemacılık nasıl bir sınav verdi? Ne durumdayız?

Yaklaşık on altı aylık bir süreci tamamlıyoruz. 17 Mart 2020’den 2 Temmuz 2021’e dek 372 sinemasız gün. Süreçte kısıtlamalar ve önlemler eşliğinde beş ay gibi bir süre sinemalar hizmet vermiş olsa da bu dönemde kayda değer bir verim alınamadı. Pandemi esnasında işletmelerin açık olduğu bu beş aylık sürede sinema salonlarından kaynaklanan herhangi bir virüs vakasına rastlanmadı. Tam bir yıl önce birçok önlem eşliğinde açılmasına izin verilen sinemalar havalandırmasından fuayesine, salonlardan koltuklara kadar birçok değişikliğe giderek salgın çerçevesinde hizmet vermek üzere hazırlıklarını yapmıştı. Sinemacılık alternatifi olan bir meslek kolu değil. Film gibi, izleyici gibi ana unsurlarınız ortadan kalktığında işletmenizi açmanızın, işletme sınırları içerisinde bir başka faaliyet gerçekleştirerek kazanç sağlamanızın mümkünatı yok. Bu sebeple sinemacılar pandemi sürecini en sert yaşayan meslek gruplarından biri oldu. Bunun yansımalarının en az altı ay daha süreciğini düşünüyorum. Bugün için sinema piyasasının açılışından büyük bir beklentisi yok. Operasyonların başlaması, departmanların üzerindeki tozun kalkması ve işleyişin eski haline ulaşabilmesi için bir yerden başlamak gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında normalleşme yolunda sinemaların açılmasını olumlu karşılıyorum.

– Bir yılı aşan pasif dönemde sinema işletmeleri eksiklerini tamamlayabildi mi, teknolojik araçlarını güncelleyebildi mi ya da bunların yetersiz olduğunu tespit edebildi mi?

Bu konuda ne yazık ki iyimser değilim. Uzun zamandır sinemacılığın, çağın sinema perdelerinin gerisinde kalan birçok işletme bulunuyordu. Bu salonlar süreçte kendisini yenileyemedi. Gelirin, imkanların olmadığı böylesine olağanüstü bir süreçte de bu güncellemeleri beklemek yanlış olurdu. Pandemi süreci atıl kalmış, teknik olanakları yetersiz işletmelerin “oyun bitti” demesine sebep olacak. Hüzünlü de olsa bu kaçınılmaz.

Sinemalar 2 Temmuz’da, yani bugün açılıyor, sizce bu doğru bir zamanlama mı?

Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de sinema salonları maksimum, yıllık yüzde 12 doluluk oranı ile hizmet vermektedir. Salgın öncesinde de pandemi önlemlerince öngörülen bütün kapasite kısıtlamalarının altında kalan, yılın büyük bir bölümünü seyrek koltuk doluluklarıyla geçiren bir iş kolundan bahsediyoruz. Bu sebeple önlemler eşliğinde kapalı sinema salonlarının daha önceki tarihlerde de açık olması mümkündü. Ayrıca Türkiye’de sinema işletmelerinin yüzde 70’i alış veriş merkezleri içinde yer alıyor. Salgın boyunca alış veriş merkezlerine girişler kontrollü gerçekleştirildi. Bu yapıların içindeki sinema işletmeleri de kendi kontrollerini ayrıca gerçekleştiriyordu. Ateş ölçümlü, hijyenik, mesafeli ve boş salonların, havalandırma sistemlerinin pandemiye uyarlandığı işletmelerin riski yok denecek kadar azdı.

Türkiye’de yaz aylarında kapalı alanlar tercih edilmez. Sinemalar bunu tersine çevirmek için çabalasa da toplumsal altyapı ve Türkiye’nin sosyal zemini buna müsait de değil zaten. 2 Temmuz tarihi sadece tarih olarak ele alındığında adaptasyon süreci için oldukça mantıklı bir gün. Daha önce de açılabilirdi. Lakin işletmelerin giderleri, kira ve masraf ilişkileri, personel ve piyasanın içerik ve seyirci durumu bu tarihlerin belirlenmesindeki öncelikli unsurlardır. En başından beri salt algının ve yaklaşımın şöyle olması çok daha iyi olabilirdi: “Endişe kalkana dek, normalleşmeye geçene dek sert önlemler eşliğinde kira ve benzer giderleri desteklenerek sinema işletmeleri açık kalabilir.” Sokağa çıkmak kısıtlanıyorsa zaten sinemaya da gidilemez, bu kısıtlama kalkıyorsa kapasitesince ve önlemler eşliğinde sinemada film izlemenin riski yok denecek kadar azdır.

“Pandemi öncesinde, sinemaseverlerin kandırılmışlık hissine kapılarak salonlardan soğumasına ve pıtırak gibi çoğalan dijital platformlara angaje olmasına sebep olduk”

2020 öncesinde izleyici, sinemalar ve filmler açısından diğer ülkelere göre ne durumdaydık?

2018’den başlayarak hızla yozlaşan bir içerikten söz edebilirim. Hem yozlaşan hem de yerinde sayan. 2010’dan başlayarak artan bir nicelikten bahsetmek mümkün elbette fakat nitelik açısından geçerli olmayan bir artıştı bu. Herhangi bir şeyin kontrolsüz ve dengesiz bir şekilde artmasının büyük dertlere sebep olduğu gerçeğini değiştirmemiz mümkün değil. Sinema gişeleri ve sinema filmleri açısından da bu aynen böyle oldu. 2018’de 70 milyon bandına gelen bilet satış adetleri 2019 sonunda ciddi bir düşüşle karşı karşıya kalmıştı. 2020 de bu düşüşle tamamlanan bir yıla göre aynı bantta seyretmekteydi. Pandemiyle karşılaşmasaydık satışlarımız artar mıydı? Birbirine tekrarlayan yerli filmler, başı sonu olmayan animasyonlar ve sinema perdesinde gösterilemeyecek kadar sıradan yabancı televizyon filmlerinin sayısının çokluğuna baktığımızda bunun mümkün olamayacağını söyleyebilirim. Sinema işletmelerinin seyircilerine bu tarzda filmleri sunmasından dolayı yıllık gişe verilerimizde erozyon zaten başlamıştı. 2010’dan başlayarak Amerika, Uzak Doğu ve neredeyse dünyanın tamamında dijital platformlar yayılmaya ve kendisini kabul ettirmeye başladı. Buna rağmen Kuzey Amerika’da (Meksika, Kanada, Amerika Birleşik Devletleri), Uzak Doğu (Çin Halk Cumhuriyeti, Güney Kore, Japonya, Endonezya) ve Avrupa’da yıllık sinema gelirleri üst seviyelere çıkmayı başardı. Fransa, İspanya, Almanya’nın nüfuslarına da bakıldığında üç haneli milyon basamakların yakaladıklarını gördük. Polonya’da çarpıcı bir gişe hareketlenmesi mevcuttu. Türkiye’de de 50 milyonun altına düşmemeye başlayan fakat potansiyelinin çok altında olan bir pazardan söz edebiliriz. Türkiye’de sinema piyasasını oluşturan bileşenler; sinema işletmecileri, yapımcılar ve film ithalatçıları potansiyeli olumlu olarak değerlendirmeyi üzülerek söylüyorum ki başaramadı. Zevahire yönelerek, günü geçirmeyi seçtik. Bu anlayış niteliksiz birçok filmin yapılmasına, özensiz içeriğin yanlış platformda sunulmasına dek birçok maddi hatayı beraberinde getirdi. Pandemi öncesinde, sinemaseverlerin kandırılmışlık hissine kapılarak salonlardan soğumasına ve pıtırak gibi çoğalan dijital platformlara angaje olmasına sebep olduk.

Sinemalar ve sinemacılık gelecekte toparlanabilecek mi?

Sinema işletmelerini filmlerden bağımsız olarak ele almak söz konusu olamaz. Sinema filmi ve görüntülü içerik üretimi, yapımı devam ettikçe sinemalar da varlıklarını sürdürecek. Filme alınan hikâyeleri, görüntülü içeriği insanlara en etkili şekilde aktarmanın yolu her şeye rağmen sinemadır. Bu sebeple pandemiden sonra hızla normalleşecek dünyada sinemalarda teknik imkanlarını güncelleyerek toplumdaki eski yerini alacaktır.

Dünyada pandemi süreci nasıl ilerledi? Diğer ülkelerin seyirci reaksiyonları nasıl oldu?

Tamamen kapanmalar sebebiyle dünyanın bütün ülkelerinde sinema operasyonları durdu. Virüsün yayılmasının ve bağlantılı olarak önlem, tedavi süreçlerinin izlediği rota ne olduysa yasaklar ve piyasaların kapanması da aynı rotada oldu. İlk reaksiyonları Uzak Doğu’da gözlemleme fırsatımız oldu. Çin Halk Cumhuriyeti’nde kalabalıklar sinemalara koştu. Türkiye’ye göre düşük ülke nüfusuna sahip Güney Kore’de de aynı şekilde salgın önlemlerinin azaltılması ve ölüm sayılarının sıfıra inmesiyle halk sinema salonlarına yoğun bir rağbet gösterdi. Salgın öncesinde Çin Halk Cumhuriyeti’nde günlük bilet satış ortalaması 2,5 milyon adetti.

Bugün Çin’de 1,7 milyon günlük bilet satışı ortalaması yakalanmış durumda. Fransa’da sert kısıtlamaların sonrasında sinemaların ilk açıldığı gün 305 bin adet bilet satışı gerçekleşti. 70 milyona yakın nüfusuyla Fransa yılda 300 milyondan fazla bilet satışı gerçekleştiriyordu. Lokomotif pazar olan Amerika Birleşik Devletleri’nde ise normalleşme sürecinde olağan bilet geliri ortalamasının dörtte birine ulaşıldı. Batı Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da operasyonlarını radikal şekilde, tamamen sonlandırdığını söyleyen ve piyasadan çıkan sinema grubu ya da yapım şirketi yok. Keza Uzak Doğu’da da. Yine ağırlıklı olarak Batı Avrupa’da zincir harici, ağırlıklı olarak ‘art house’ filmler gösteren sinema işletmeleri ise yeniden yapılandırıldı ya da ilk kez faaliyete başladı. Yıllık satışların yüksek olduğu ülkelerde yeniden açılışların ardından haftalık bilet satışları hızla normalleşiyor.

“2015’ten 2019’a kadar bakıldığında vizyona çıkan yerli yapımların bir enkaz oluşturduğunu görebilirsiniz”

Pandemi öncesindeki beş yıllık dilim ele alındığında sinema piyasasındaki ölçümler ne durumdaydı? Her şeyin iyi gittiğinden bahsedebilir miyiz?

2015’ten 2019’a kadar bakıldığında vizyona çıkan yerli yapımların bir enkaz oluşturduğunu görebilirsiniz. Bu beş yıllık dönemde 750’ye yakın Türkiye yapımı film sinema perdesinde gösterildi. Bu filmlere 180 milyon adet bilet satışı gerçekleşti. Film başı bilet adedi ortalaması 240 bin. 80 milyonluk bir nüfusta bu ortalama çok düşük. Enkaza dönüşme sebebi ise aslında 180 milyonluk bilet satışının 160 milyonunu bir milyonluk barajı aşan 49 yapım tarafından sağlanması. Geri kalan 700’ün üzerinde yapıma düşen ortalama bilet adedi ise 28 bin. Pandemi öncesi beş yıllık süreçte yerli gişe için işlerin iyiye gitmediğini 2019 sonunda anlamış olduk. Potansiyeli doğru yönlendiremediğimiz, fırsatı iyi değerlendiremediğimiz bir süreç oldu.

Sinemacılıkta, güçlü bir market olmak için verinin nasıl bir önemi var? Gerekli mi?

Sadece sinemacılıkta değil her alanda veri ve veri işlenmesi kaçınılmaz bir durum. Bunun önemini pandemi sürecinde çok daha iyi gördük. Potansiyelin sağlıklı kullanılması ve piyasa hedeflerine ulaşabilmek için aralıksız ölçüm ve arşivleme yapılması şarttır. Veri kaydı yapan şirketler ve araştırmacılar ne falcıdır ne de bir sihirbaz. Piyasa hareketleri sonucunda ortaya çıkan datanın azlığı ya da çokluğu biz araştırmacıları ve veri kurumlarını ilgilendirmez. Sektörel tanımlara uyabilmek için güvenilir ve bağımsız şekilde verilerin tutulması ve işlenmesi şarttır.

“Değişen toplumsal dinamikler, demografi ve değişken kültürel alt yapı sebebiyle salt bilet satış adetleri strateji geliştirmeniz için yeterli değil”

⁃ Türkiye’de veriler üzerinden ilerleyen bir yapı var mı? Pazarın verilerle ilişkisi nasıl?

Çok uzun uğraşlar ve görüşmeler sonucunda Türkiye sinemasının piyasa verilerini bağımsız ve güvenilir bir alt yapıya oturttuğumuzu düşünüyorum. Amerikan film stüdyoları gişe filmlerinin strateji ve bütçelerini filmlerinin ortaya çıkan verilerini değerlendirerek yapar. Filmlerinin hangi pazarda ne zaman gösterime gireceğinden tutun da hangi oyuncularla çalışacaklarına dek geliştirecekleri stratejileri datalar üzerinden yaparlar. Türkiye’de de son yıllarda profil araştırmaları filmler için de yapılmaya başlandı. Bu konuda hayli geç kaldığımızı eklemeliyim. Amerikan stüdyoları bağımsız araştırma şirketlerine profil araştırmalarını hâlihazırda gerçekleştirmektedir. Türkiye’de halen filmlerin bilet satışı adetleri üzerinden gelecek planları yapılmaktadır. Değişen toplumsal dinamikler, demografi ve değişken kültürel alt yapı sebebiyle salt bilet satış adetleri strateji geliştirmeniz için yeterli değildir. Yapmak istediğiniz her sinema filmi için detaylı zemin araştırması yapmalı, toplumsal referansları her seferinde güncellemelisiniz. “Rekor” ve buna benzer parlak kelimeler üzerinden hareket etmek yanlıştır. Gişe sonuçlarına ya da ödüllere bakarak filminize strateji belirlemek yerine yapım bütçelerinize ve her şeyin önüne pazar, profil ve dönem araştırmalarını koymalısınız.

“İzleyiciyi sinemalardan uzaklaştıracak içeriğin perdeye yansıtılmaması gerekir”

Görülüyor ki bütün sektörler artık verisel çalışmalar üzerinden ilerliyor ve şekilleniyor. Kültür, sanat ve sinemada bu nasıl gerçekleşiyor?

Önceki sorunuzun cevabında da söylediğim gibi; sayıtımların ve araştırmaların sadece sonuçlar üzerinden yapılması doğru değildir. Asıl araştırmanın yola çıkmadan önce yapılması şarttır. Filmi göstereceğinizi mahalledeki yaşam biçimini dahi öğrenmeniz, bu zeminde araştırmalar yapmanız çok önemlidir. Türk toplumunda ve seyirci alışkanlıklarında en genel geçer durum, sıcak havalarda kapalı alanlardan uzaklaşmaktır. Yağmurlu günlerde sinema gişelerinden daha yüksek satışlar elde edilir. Hâl böyleyken havanın yağmurlu olması için dua etmeyi bırakıp filmi en fazla sayıda insana ulaştırmanın çalışmalarını yapmak gerekir. Bugün, ülkede ticari filmler vahşi yöntemlerle sinemalara kiralanmaktadır. Programı yapılan filmin izleyiciyle ilişkisine bakılmaz. Gösterim alt yapısının yeterli olduğu bir ülkede sinema filmlerinin ortalama sürelerde gösterimde kalması, dijital platformlarla arasındaki mesafenin sertçe korunması gerekmektedir. Pandemi öncesinde kanayan bir yara olan ve salgın yasakları sırasında iyice anladığımız “nitelikli film” olgusu da bir başka ilkesel başlık olmalıdır. İzleyiciyi sinemalardan uzaklaştıracak içeriğin perdeye yansıtılmaması gerekir.

Günümüzde, Türkiye’de gişe verileri hızlı ve detaylı bir şekilde işlenmekte ve piyasanın oyuncularıyla gizlilik ve etik veri iletim kuralları uyarınca paylaşılmaktadır. Öncülüğünü yaptığımız ve ilk olarak birçok atılımı gerçekleştirdiğimiz gişe verilerinin tutulması ve raporlanması dışında yapımların bütçeleri, bütçe kalemleri, bütün gelirler ile bu detaylı bütçelerin karşılaştırılması gibi alanlarda da kurumsal veri analizlerinin yapılması şarttır ve ne yazık ki Türkiye’de bu konuda hiçbir bilimsel, süregelen bir çalışma yürütülmemektedir.

Marketi destekleyen çalışmalarınızın temelini ne oluşturuyor? Yöntemleriniz ve danışmanlık alanlarınızdan bahsedebilir misiniz?

1989 yılından bu yana, 33 yıldır aralıksız olarak gişe verileri başta olmak üzere sinema vizyonunu, sinema filmlerini aksatmadan kaydediyoruz. Vizyon tarihi açısından ve Türkiye sinemacılığı için tutarlı ve detaylı kayıt tutmak çok önemlidir. Uluslararası, bağımsız veri kurumu Comscore’un Türkiye ofisini 2012 yılından bu yana temsil ediyoruz ve uluslararası pazarların datalarını Türkiye’de, Türkiye’nin sektörel verilerini yurt dışında hızlı gelişim için paylaşıyoruz. “Rekorlar” ya da hava durumlarıyla sınırlı kalmayan, bir şirketi ya da bir filmi dayanak noktası alarak değil de kapsayıcı şekilde bilimsel araştırmalar yoluyla, bağımsızlık ve paylaşımcılık ilkesini önde tutarak sinema filmlerinin geniş kitlelere ulaştırılması için bütün uzmanlığımızı servis ediyoruz. Kendimiz danışılacak bir pozisyonda hiçbir zaman görmedik. Türkiye sinema piyasasında “danışmanlık” verebilecek çok az kurum ve kişi yer alıyor. Sinema tarihi alanında eğitim veren akademisyenleri, toplum ve sosyal yaşam konusunda uzman olan insanlara büyük bir saygı duymak gerekiyor. Herhangi bir filmi vahşi kapitalist hamlelerle ya da basit satış taktikleriyle seyirciye sunan kişilere danışman titri verilmektedir. Pazarlama taktikleriyle sahaya çıkan bu departmanların çoğu, tercihleri sonucunda olası hüsranları yaşamaktadır. Bizim bir danışmanlık alanımız ve danışmanlarımız bulunmuyor. Sinema piyasasınında bilimsel veriler eşliğinde detaylı, bağımsız, kalıcı araştırmalara, raporlamalara ihtiyacı vardır.

“Sanatın ve sinemanın en baş ilkelerinden biri ‘özgür üretim’dir”

Devlet ve sinema ilişkisi Türkiye’de ne durumda?

Bildiğiniz üzere Türkiye’de özerk bir sinema yönetim ya da destek kurumu yok. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde hizmet veren Sinema Genel Müdürlüğü çok önemli bir dayanak noktası. Sinema alanında çalışmalar yürüten meslek örgütleri, dernek ve vakıflar ise bu müdürlüğün departmanları gibi varlığını sürdürüyor. Bu sebeple sadece tarafsızlık ilkesi nezdinde piyasayı kanunlar önünde kontrol edecek, üretimi devlet bütçesinden maddi olarak destekleyecek bu müdürlüğün üzerine çok fazla yük binmiş durumda. Sinema Genel Müdürlüğü alanında uzman bürokratlardan ve memurlardan oluşuyor ve dolayısıyla sanat üretiminde bir yetkinlikleri yok. Toplum üzerindeki kültürel alt yapının gelişebilmesi için sanatın bu alanda ehil kişiler tarafından bağımsız olarak icra edilmesi gerekiyor. Sinema Genel Müdürlüğü yapısı gereği devlet alışkanlıklarından ve işleyiş kurallarından bağımsız hareket edememektedir. Bu durum özgür olması gereken sanat üretiminin baskılanmasına ve sansüre uğramasına sebep olmaktadır. Sanatın ve sinemanın en baş ilkelerinden biri “özgür üretim”dir. Sinemayı ilgilendiren bütün devlet kurumlarının da sinema yapımcılarının, sinema işletmecilerinin ve oyuncuların özgürce üretim yapabilmesi ve kültürü geniş kitlelere yayabilmesi için bütün devlet olanaklarını imkanlar dahilinde, eşitçe, ayırım yapmadan, anayasa ve kanunlar çerçevesinde kullandırması gerekir. Günümüzde Türkiye’deki sinema alanında çalışmalar yürüten sivil toplum örgütlerinin pasif kalması sebebiyle Sinema Genel Müdürlüğü’nün üzerinde büyük bir yük bulunmaktadır.

Türkiye’de süregelen sinemacılık dinamiklerinden bahsedebilir misiniz?

Daha öncede belirttiğim gibi “denge” bütün piyasalar için olmazsa olmaz bir unsurdur. 1990’lı yılların sonuna dek yerde sürünen bir sinema piyasasından bahsetmek yanlış olmaz. “Arabesk”, “Amerikalı”, “İstanbul Kanatlarımın Altında”, “Ağır Roman”, “Eşkıya”, ve “Her Şey Çok Güzel Olacak” isimli filmler 1989’dan 2000’e dek gişede dikkat çeken filmlerdi. Yeni milenyumun başlangıcıyla birlikte sinema piyasamızın yeni keşifleri oldu ve bu keşifler kitlelerin ilgisini çekmeyi başardı. 2010’dan başlayarak yıllık bilet satış oranlarını yerli filmler lehine çeviren bir seri başladı diyebilirim. 2018 yılına kadar geçen 18 yılda bir istikrar yakalansa da potansiyelin iyi değerlendirildiğini ve üst seviyelere çıkabildiğini söylemek mümkün değil. Kendisini yenilemeyi, güncellemeyi başaramayan bir vizyon dinamiğinden söz etmek gerekiyor. Filmlerin içeriklerinin kuvvetli olması, oyuncularının çok popüler olması seyircide ve bilet satış adetlerinde bir tutarlılığı işaret etmemektedir. Filmlerin yüksek satışlara ulaşması hem sanatçılar hem de yapımcılar için tek önemli hedeftir. Bunun sağlanması için de film programlaması yapan departmanların, yapımcıların ve sinema işletmelerinin ortak ve bilimsel araştırmalara dayalı piyasa kurallarını benimsemesi ve centilmenlik ilkesi içinde ilerlenmelidir.

Mart 2020’den bu yana sinema işletmeciliği hususunda en baskın güncellemelerin izleyici (sinemaya giden) ile üretici (yapımcı, programcı, ithalatçı ve sinema işletmecisi) arasında yapılmasının gerekliliği anlaşılmıştır. Sinema piyasasının bütün dünyada olduğu gibi çapı, hareket alanı küçülecektir. Bu küçülme beş yıllık vadede yeni hacmini belirleyecektir. Dijitalleşmeden önceki pelikül çağında, kaydedilen görüntünün yüksek ışık gücü ile karanlık ortamlarda gösterilmesi gerekliliği vardı. Sinemada film izlemenin ve yaygınlaşmasının temelinde bu durum yer almaktadır. Dijitalleşmeyle beraber peliküle kayıt ortadan kalktığında izleme koşulları da hızla değişmiş ve uyarlanmıştır. Buna rağmen yok olmamış ve olmayacak bir sinema olgusundan bahsediyoruz!.. Işık gücü ve karanlık ortam ihtiyacını, toplulukla film izleme ve vazgeçilmez efektlerle güçlendiren, bilet satışlarıyla benzeri olmayan bir ticari gelir elde etme şansıyla “bypass” eden sinemacılık dijital çağın içinde kalmayı başarıyor. İşte tam da bugün pandemi öncesi baş gösteren fakat fark edilemeyen negatif koşulları terk etmenin zamanı. İnsanlar “istedikleri zaman” bir içeriği izleme imkanına sahipler. Bu taşınabilir görüntü sağlayacılarla beraber sinemanın en büyük rakibidir. Sadece sinemanın değil, televizyonun da. Sinema kendisini bu dijital çağ içerisinde en kıymetli yere oturtabilir. Bunun içinse sinema perdesi için üretilmeyen filmlerle izleyiciyi küstürmemek, büyük ve özenli sinema filmlerini perde de makul sürelerde izleyiciye sunmak (haftalık satışlara bakmaksızın ortalama iki ay) ve film izlenen sinema salonlarının koltuktan, perdeye, personelden, projeksiyon cihazına dek bütün teknik olanaklarını çağa uygun hale getirmek gerekiyor. Özenle ve sinema perdesi hedeflenerek üretilecek bütün içerikler için Türkiye’nin sinema salon alt yapısı yeterlidir ve filmlerin layıkıyla perdede yer alabilmesi için bir takvim yılında yeteri kadar zaman vardır. Bu güncellemeleri yaparak ayrıksı ve rafine bir sinema piyasası yaratmak çok olasıdır. Üstüne üstlük platformların dezavantajları da her geçen gün çoğalmaktadır. İçeriğin sağlıklı izlenememesi, (kesintiler, algı kayması, vakitsizlik) bu alanda rekabetin artması, bilet satışlarından elde edilen gelirlerin platformlar tarafından vadedilememesi, reklam yoğunluğu gibi birçok unsur dijital platformların hareket alanını daraltmakta ve sözü, merağı ve vaadi olan sinema yapımlarının önünü açmaktadır.

Bir sinema kültürümüzün olduğunu düşünüyor musunuz? Türkiye’nin izleyici potansiyeli sizce bu kadar mı?

Kuzey Amerika’da 2010’lardan bu yana platform gerçekliği var. Çin Halk Cumhuriyeti’nde ve Avrupa’da da aynı şekilde dijital platformlar hizmetini uzun yıllardır sürdürüyor. Fransa’da pandemi sonrası ilk açılış gününde sabah saatlerinde sinema kapılarında kuyruk oluştu. Çin’de de aynı durumu gözlemledik. Kuzey Amerika’da büyük stüdyolar yüksek satış hedefledikleri yapımlarını özenle tarihliyorlar. Bu ve benzer ülkelerdeki örnekler her şeye rağmen sinemanın elinde tuttuğu avantajları en iyi şekilde kullanarak varlığını sürdüreceğinin göstergesi. “Film sinemada izlenir.” düsturu bu ve benzer ülkelerde çok keskin bir inanış haline dönüşmüş durumda. Türkiye’de, hayalkırıklığı yaratan yapımların birbiri ardına gelmesi, içerik olarak kendisini tekrar eden yapımlar, furya sinemacılığı sebebiyle sinemaseverler perdeden uzaklaştı. Doğru ve kapsamlı üretim, programlamayla yıllık bilet satışlarında yüz milyon bandını geçmek söz konusuyken, “devrim” denerek üzeri örtülmeye çalışılan hatalar sonucunda bu imkanı yitirdik. Sinemada film izleme kültürünün olmadığı bir ülkede yeniden yüksek satışları elde etmek imkansız olmasa da hayli zor olacak.

Toplum ile ortaya çıkan yapımların uyuştuğunu, toplumun bir anlamda aradığını perdede bulabildiğini düşünüyor musunuz?

Son beş yılın vizyona çıkan filmlerine baktığınızda korku filmlerine ve hemen hemen hepsinde “evlilik ritüelleri” üzerinden işlenen bir komediye rastlarınız. Üretimi şekillendirmek ya da içerik üzerinden bir nizamname yapmak elbette söz konusu değil fakat yeni normalde bu içeriğin artık perdede rağbet görmeyeceği kesin. İçerik nicelik açısından çoğaldığı için muhakkak ki belirli noktalarda toplumla uyuşuyor. Buna rağmen Lütfi Akad, Atıf Yılmaz Ertem Eğilmez ve Attila İlhan‘ın bahsettiği “topraklarımızın hikâyelerini” anlatmak gerekir önermeleri bugünkü üretim halimizle yakından uzaktan kesişmemektedir. Bu ülkede her geçen gün bir trajedi, dram ya da komedi yaşanmaktadır. Yanı sıra ülke birçok alanda parlak başarılar elde etmektedir. Kurgusal bir dille, edebiyatla, şiirle ve müzikle bu gerçek hikâyeler, sinema filmi formuna sokulduğunda rafine bir ilgiyle karşılaşacaktır. Keza ülke tarihi ve bu topraklarda yaşamış kahramanların, sanatçıların da biyografiler başlı başına bir merak kaynağıdır. İçi boş avantürlerdense sinema bütün uzuvlarını bu içerikleri kurgulayarak üretmelidir.

Prodüksiyon düzeyimiz yeterli mi?

Teknik ölçüler açısından değerlendirdiğinizde Türkiye’de “yok yok” diyebiliriz. Son yıllarda sayısı artan animasyonlar, laboratuvarların çıkarttığı usta işi ses ve görüntü efektleri dünya ile eş değerdedir. Artan nicelik set ve bağlı bütün departmanlarda bir “fasonluk” görüntüsü vermektedir. Televizyonlarda bugün için bir “dizi terörü”nden bahsetmek mümkün. Öncesinde sanat yönetimi, müzik ve yazı departmanlarının ağırlığı hissedilirken bugün bütün bu sanatsal içeriği paket olarak size sunan şirketler bulunuyor. Bütçelere baktığınızda “oyuncular için karavan” kalemi olmazsa olmaz maddeler arasındadır. Bu profesyonellikten çok, işi dejenere hale getiren bir şımarıklıktır. Bir prodüksiyon amiri bir içeriği çekerken kendisine sunulan paket teklifleri değerlendirmektedir. Halbuki prodüksiyonun bütün unsurları, bu kendisine gereken imkanları ayrı ayrı bulur, inceler ve içeriğe en uygun şekilde edinmeye çalışır. Bir yapımın neredeyse her departmanında hızlı üretim için “fasonculuk” hakimdir. Bununla beraber “yapımcı”, “prodüktör” unvanı da tartışmalıdır. Türkiye’de gerçek prodüktör sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Günümüzde a’dan z’ye “yapıp”, “kasedini kapattığınız” filminizi halka ve kitlelere ulaştırmak için iş birliğine gittiğiniz şirketlere “yapımcı” unvanı verilmektedir. Bir filmi yurt dışında birçok yere satan, yurt içinde sinemalarda yüksek bilet satışına ulaştıran ya da televizyon ve platformlara satışını gerçekleştiren şirketler “film yapımcısı”ndan çok delegegasyon ve aracılık yapan yüklenici şirketlerdir. Türkiye’de Yeşilçam yapımcıları ve günümüzde Amerikan stüdyolarının gerçekleştirdiği “gerçek yapımcılık” ise hikâye aşamasında başlar, son gösterimden sonra afişin panodan indirilmesiyle sona erer. Gerçek bir prodüktör masada konuşulan, sohbette anlatılan hikâyeyi yazımından yapımına, renginden telifine dek kitlelere başarıyla ulaştırılabilir hale getirendir. Filmin fragmanını yönetmeni değil yapımcısı “keser”. Yapımcı bir hikâyenin sinema yolculuğuna çıkmasına karar veren kişidir. Bağlantılarıyla bir filmi çeşitli alanlarda satan şirketler komisyon alarak yapım ortaklığı gerçekleştirmektir. Yabancı ülkelerde “production desing” departmanının önemi çok yüksektir ve bu departmanla birlikte öncesinde de söylediğim gibi içeriğin en iyi şekilde ortaya çıkmasını sağlayacak kişileri atayan, bulan ve karar veren kişi gerçek yapımcı titrini hak eder.

“Sinemanın, film üretiminin hiçbir kurumun denetiminde olmaması gerekir”

Kültür, sanat ve sinemanın ifade edilişinin özgür olduğunu düşünüyor musunuz?

1980 darbesinin ardından sinema alanında da duayen film insalarımız sansüre karşı özgür sinema sloganıyla günleri tükettiler. Bugün -ne yazık ki- bu sloganlara sanatın her alanında ihtiyaç duymaktayız. Sinemanın, film üretiminin -devlet ya da özel fark etmez- hiçbir kurumun denetiminde olmaması gerekir. Ahlaka ya da kanunlara uymayan içeriği toplum sınıfta bırakır ve gerekli cezalar da yasal olarak verilir. Hâl böyleyken içerik üreticilerinin özgür olması şarttır. Filmleri denetlemek, onları kesmek, biçmek, sansürlemek herhangi bir insanın konuşmasını engellemek, onu susturmakla aynı şeydir. Konuşurken küfür edebilirsiniz, hakaret ettiğinizde ise ceza alırsınız!

“Film sinemada izlenir”

– Dijital mecraların geleceği sizce nasıl olacak? Tek alternatif mi olacak?.. Öte yandan televizyon, dijital mecralar ve sinema üçgeninde dengeler nasıl oluşacak?

Dijital mecralarda çok ciddi bir trafik sıkışıklığı yaşanmak üzere. Sınırlı bir zaman süresi içerisinde çok geniş bir menü ile tüketicinin karşısına çıkıyorlar. Verebildikleri yapım bütçeleri sınırlı. Hepsinin kapısında kuyruk oluşmuş durumda. Bu platformların bu taleplere karşılık vermesi söz konusu değil. Yabancı platformların ise Türkiye ve ona benzeyen ekonomik büyüklükteki ülkelerde yaptığı alımlar tamamen bir illüzyondan ibaret. Netflix’in ve Amazon Prime’ın Türkiye’den aldığı filmleri elbette yüzlerce ülkedeki yaşayan insanlar izlemiyor. Bu ve benzer söylemler bu platformların pazarlama unsurlarından. Ulusal kanallar, platformlar, sinema ve sabit kayıt platformları (dvd, blu-ray, hard disc vb) içerik seyrinin dört köşesinde yer alıyor. İçeriğini koruyabilen ve elindeki kendisine has avantajları iyi kullanacak bir “sinema” kendi köşesini sağlamlaştıracak. Sabit kaydediciler için “game over” diyebiliriz. DVD’ler ve diğer bütün sabit kayıtlar evlerdeki özel kütüphanelerde ve müzelerde varlığını sürdürecek. Dijital platformlarla, ulusal kanallar ise kıyasıya bir rekabet içerisinde izleyicide ‘bağımlılık’ elde etmeye çalışacak. Reklamlarla, hızlı tüketilir türden içerikle yoluna devam edecek bu alanlar içten içe özgürce icra edilen, rafine filmlerin sunulduğu sinemayı tek ve vaz geçilmez bir alternatif haline getirecek. Sosyalleşmeyi seven insanlık restoranlardan vaz geçmeyecektir. Evinde çok daha ekonomik şekilde yemek yiyebilecekken, sosyalleşmek ve keyif amacıyla restoranlar tercih edilir. Hiçbir müzisyen arabada dinlenmesi için bir şarkı üretmez. Müzisyenler şarkılarının ruhunu konserlerde dinleyicilerle paylaşırlar. Hikâye anlatıcıları ve yönetmenler, yapımcılar için de sinema bir konser alanıdır. Film sinemada izlenir. Sinemacılığımızın kendi içinde sağlaması ve gözetmesi gereken denge ise yerli ve yabancı filmlere satılan biletler konusunda olmalıdır. Pandemi öncesi son üç yıla bakıldığında yüzde 60’lara ulaşan ve geçen, yerli filmler lehine olan bir orandan bahsetmek mümkündür. Bu oranın yerli yapımlar lehine artması genel gişenin yüksek baremlere ulaşması açısından faydalı değildir. Türkiye yapımı filmlerin satışların azlığına ya da çokluğuna bakılmaksızın ayrıca desteklenmesi gerekir. Buna rağmen yabancı sinematografik içerin de sinema salonlarında yaygın olarak izleyiciyle buluşturulması mühimdir. Sanatın ve filmlerin evrenselliği, başka kültürlerin öğrenilmesi gibi başlıklar açısından yerli ve yabancı filmlerin bilet satışı oranındaki dengesinin sağlanması çok önemlidir.

Deniz Yavuz

3 Temmuz’da, İstanbul’un Ortaköy semtinde doğdu. 2014 yılından bu yana yaşamını Muğla’nın Bodrum ilçesinde sürdürüyor. 1989 yılında Etiler Özel İdeal İlkokulu’nu bitirdi. 1990 yılında Zonguldak Atatürk Lisesi’nde 1991 yılında aynı şehirde Fener Lisesi’nde orta birinci sınıfa gitti. Orta iki ve üçüncü sınıfı İstanbul Bostancı Orta Okulu’nda tamamladı.Lise öğrenimi için Tarabya Cent Koleji’ne geçti. Lise hazırlık ve birinci sınıfı burada tamamladı. Lise ikinci ve üçüncü sınıfı Tarabya Yeni Yıldız Koleji’nde okudu ve 1996 yılında bu okuldan mezun oldu. 1994 yılında babasının çıkardığı Antrakt Sinema Gazetesi’nin künyesine idareci göreviyle girerek sinema alanındaki çalışmalarına başladı.

1997 yılında yetenek sınavı ile Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-Tv bölümüne girdi. Bu bölümde Zafer Doğan, Selahattin Yıldız, Ömer Saydam Uysal, Alim Şerif Onaran, Semir Aslanyürek, Bülent Vardar, Bülent Erçetin, Sabri Özaydın ve Onur Eroğlu‘ndan sinema eğitimi aldı.

Sinema yıllıkları ve kitapları yayımladı. Türkiye’de ilk kez sinema alanında düzenlenen akademisyenler toplantısını gerçekleştirdi. (2004) Festivallerde danışmanlık ve jüri üyeliği görevlerinde bulundu. 1999 yılında Rahmi Çakmak‘la 50 günde, 20 bin km yol gidip, 12 bin kare fotoğraf çekerek ülkenin bütün illerinde hizmetini sürdüren sinema salonlarını arşivledi. Yurt içi ve yurt dışı film festivallerinde danışman ve jüri olarak görev aldı. Yönetmen olarak kısa filmler çekti. (‘Hayat Fani’-1998-7′, ‘Kefen’-1998-5′, ‘Şah’-1988-3′, ‘Çavuşu Kurtarmak’-1999-8′, ‘Üçleme’-1999-7′) Kısa film ve sinema filmi senaryosu yarışmaları düzenledi. (Sinema filmi senaryo yarışmaları: 1997, 1999, 2002, 2012, Kısa film senaryo yarışmaları: 2001, 2004, 2007)

Türkiye’deki sinema seyirci sayıları ve gişe hasılatları üzerine yaptığı çalışmalar yurt içinde ve yurt dışında kaynak olarak kabul edildi. Türkiye sinemalarında ücretsiz olarak sinemaseverlerle buluşan Antrakt Sinema Gazetesi‘ni (899 hafta/sayı) ve aylık

Antrakt Sinema Dergisi‘ni (80 ay/sayı) 1997 – 2012 yılları arasında yayımladı. Babası Saim Yavuz ve onun ortakları Turgut Yasalar ve Hüseyin Kuzu‘dan aldığı, zamanla ansiklopedileşen, öncü yayımlar Antrakt Sinema Gazetesi ve Antrakt Sinema Dergisi bünyesinde Türkiye sinema yayımcılığında birçok ilke imza attı. Film künyeleri ve vizyon verileriyle, filmlerin gişe bilgilerini bugün de dijital arşivleme yöntemiyle aralıksız olarak muhafaza etmektedir. ‘Türkiye Sinemasının 22 Yılı’ isimli bir araştırma kitabı yazdı. 2000’li Yıllar Türkiye Sineması isimli kitabı hazırladı. 30.08.2002 tarihinde ‘Jeepers Creepers’ isimli yabancı filmin Türkiye sinemalarına dağıtımını gerçekleştirdi.

1996 – 2016 yılları arasında SİYAD – Sinema Yazarları Derneği‘nin genel sekreterlik görevini aralıksız olarak yaptı. Bu 21 yıllık dönemde SİYAD’ın gelenekselleşen ödül törenlerinin yaratıcı yönetmenliğini Atilla Dorsay‘la birlikte üstlendi. Atilla Dorsay, Mehmet Açar, Murat Özer, Tunca Arslan, Melis Behlil ve Alin Taşçıyan‘ın başkanlıklarında yönetim kurullarında yer aldı.

2002 yılında kültür, sanat, turizm ve eğlence alanında faliyet gösteren Bebek isimli limited şirketi kurdu ve 2011 yılında şirketin ilk film yapımı olan 1980’li Yıllarda Sinemamızda “Kadınlar”’ adlı belgeseli yaptı. Şirketi ile resmi yayıncı sertifikası ve film yapımcı belgesi aldı.

Uluslararası veri değerlendirme ve araştırma kuruluşu Comscore‘u (Rentrak – International Box Office Essentials) Türkiye sinema sektörüne kazandırdı ve 2012 yılından beri bu kurumun Türkiye temsilciliği ve genel müdürlüğünü yürütüyor. Türkiye sinema sektörünün gişe verilerini arşivleyerek sektör içine raporlayan tek bağımsız ve resmi kurum Antrakt‘ın genel yönetmenlik görevini sürdürmektedir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin 2020 yılında kurduğu İstanbul Turizm Platform‘u Kültür-Sanat Komisyonu üyesidir. Avrupa’da çalışmalarını sürdüren MediaSalles ve European Audiovisual Observatory‘nin resmi üyesi olan Deniz Yavuz, Türkiye sinema verilerini bu platformlarda çalışmalarıyla temsil etmektedir.

Kendi şirketi bünyesinde festival, sinema proje – eğitimleri ve sinema filmi prodüksiyonları gerçekleştirmektedir. Antrakt’ın internet sitesine sinema yazıları yazar ve sinema piyasası alanında araştırmalar yayımlar. Babası Saim Yavuz’un sahibi olduğu Çorlu Leya Sineması (1996), Çanakkale Leya Sineması (1997) ve Levent Kültür Merkezi (1999)’nde görevli olarak çalıştı. Sinema alanındaki çalışmalarının yanı sıra yeme-içme ve eğlence sektöründe de çeşitli işletmeler açtı, çalıştırdı. Karaköy Lokantası (2000) ve ‘Dirty’ (2006) isimli gece kulübünün kurucusudur. Annesi Ayşe Sema‘nın, döneminin öncü mekanlarından Zencefil (1992-1993), Safran (1994-1995-2004-2005) ve Kestane (1995-1999) gibi işletmelerde garsonluk, işletmecilik ve ortaklık görevlerinde bulundu. Profesyonel futbolcu ve satranç lisansları bulunan ve İngilizce bilen Deniz Yavuz’un Devin (2008) ve Karan (2010) isminde iki oğlu var.

  • Türk Filmleri Sözlüğü 1997-2002 Cilt / ‘Yayıma hazırlayan’ (Agah Özgüç’ün)
  • 1997-2012 Antrakt Sinema Gazetesi (780 sayı) / ‘Yayımcı – Genel yönetmen’ (Özgür Şeyben’le’)
  • 1997-2010 Antrakt Sinema Gazetesi (12 sayı) / ‘Yayımcı – Genel yönetmen’ (Burçak Evren’le)
  • Analysis of the Turkish Film Industry- Berlinale – 2001 / ‘Editör’ (Kadri Yurdatap’la)
  • Analysis of the Turkish Film Industry- Berlinale – 2002 / ‘Editör’ (Kadri Yurdatap’la)
  • Türk Sinemasının Doğum Günü – 2003 / ‘Yayıma hazırlayan’ (Burçak Evren’in)
  • Bursa İpekyolu Film Festivali – 2006 / Festival Danışmanı
  • Bursa İpekyolu Film Festivali – 2007 / Festival Danışmanı
  • Turkish Films in Berlin – 2008 / ‘Editör’ (Kadri Yurdatap’la)
  • 1980’li Yıllarda Sinemamızda “Kadınlar” – 2011 / Yapımcı (İlhami Algör’ün)
  • Darbeli Düşler: 80’lı Yıllar Türkiye Sineması – 2011 / Yayım yönetmeni (Özgür Şeyben’in)
  • Antalya Altın Portakal Film Festivali – 2011 / Festival Katalog Editörü
  • Antalya Altın Portakal Film Festivali – 2012 / Festival Katalog Editörü
  • HD Sinematografi – Haziran 2012 / ‘Yayın Koordinatörü’ (Sema Hürmüz Fener’in)
  • Her Şeye Rağmen Ayakta: 90’lı Yıllar Türkiye Sineması – 2012 / Yayım yönetmeni (Şükran K. Esen’in)
  • Türkiye Sinemasının 22 Yılı – 2012 / Yazar
  • Yeni Bir Yüzyıla Merhaba: 2000’li yıllar Türkiye Sineması – 2012 / Editör
  • Antalya Altın Portakal Film Festivali – 2013 / Festival Katalog Editörü (Melike Işık Durmaz’la)
  • Turkey Filming Guide Book – 2014 / ‘Yayıma hazırlayan’
  • Antalya Altın Portakal Film Festivali – 2015 / Festival Katalog Editörü
  • Antalya Altın Portakal Film Festivali – 2015 / Festival Danışmanı
  • Türkiye Sinemasının Dijital Serüvenindeki Son Beş Yıl – Ekim 2016 / Yazar
  • Antalya Altın Portakal Film Festivali – 2016 / Festival Ulusal Danışmanı
  • Bahçeşehir Üniversitesi Yapımcılık Akademisi – 2018 / Eğitmen 


* Antrakt editörü.


T24 Logo

© Tüm hakları saklıdır.

Kategoriler

Casino oyunları 3 site

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir